Meğer “İttifaklar” da Çocuklar Ölürmüş...


Çocuk aklımla düşündüklerim geliyor bazen aklıma…

9–10 yaşlarındaydım sanırım. Nedense kafama “barış”ı takmıştım. Galiba o dönem yaşanan Körfez Savaşı’nın etkisi vardı. Akvaryumumuzdaki siyah çöpçü balığının adı bile Saddam olmuştu ki o zamana kadar o balık benim için, kitabı okuyanlar bilir, özgürlük peşindeki Küçük Kara Balık’tı. Balık siyahtı ve çirkindi; o dönem tüm siyah ve çirkinlerin adı Saddam oldu.

Geceleri bazen karartma yapılırdı evlerde, yanlışlıkla füzeler bizi bombalamasın diye. Ampullere koyu renk balon geçirilir ya da etrafına koyu renk karton sarılırdı. Çünkü o dönem de tıpkı bu dönem gibi savaş meraklısı “büyükler” vardı ülkemde ve benim şehrim yine tehdit altındaydı. Ülke sınırında yaşıyorsanız hayatında sınırında olunacağını ilk kez o sırada hissetmişim demek ki. Gündüz füze sesi duyduğumuzda eve koşmak şartıyla kapının önünde oynayabiliyorduk, hatta okulumuzda olası bir durum için sığınak bile yapılmıştı. Annem, babam, komşu amcalar gergindi, hissedebiliyordum endişelerini. En çok da bizim için korktuklarını görüyordum hatta belki sadece bizim için korkuyorlardı, geleceğimizi almalarından, çocuk olmadan büyümemizden…

Ya savaş bizi içine alırsa?

Oysa hiç bomba patlamadı gözümün önünde, evimize de kimse ateş açmadı, sular da akıyordu, yemeğimiz de vardı, sokak da bizimdi, mesela fotoğraf makinesini hiç silah sanıp elimi havaya kaldırmadım, ekmek almaya giderken ölmedim, buzdolabımızda ceset yoktu, komşunun oğlu askerde öldürülmemişti, hatta kıyıya hiç çocuk vurmamıştı! ama bize korkmak için olasılığı bile yetmişti. Üstelik olasılıkların bu kadar ileriye gideceğini bile düşünememiştik eminim.
Peki ya olasılıkları gerçeğe dönen, çocuklarını koruyamayan anne, babaların hissettikleri? Yaşları küçük, ama yaşadıkları çok ağır olan çocuklar; bazılarının yüreği durdu ağırlıktan! ama bize korkmak için olasılığı bile yetmişti…

O zamana kadar biraz okuldan biraz etraftan duyduğum savaş hikayelerine göre savaş çok eskiden yapılan bir şeydi ve artık insanlar savaşmazdı. Çünkü eskiden ülkelerin yerleri tam belli değildi ve artık herkesin kendi ülkesi belirlenmiş, yaşanıp gidiliyordu işte… Neden başkasının ülkesini istiyorlardı ki şimdi? Orada yaşamayı çok istiyorlarsa tatillerini orada geçirsinlerdi ya da rica etsinler zaten ev sahipleri kiraya veriyorlardı evlerini (o dönem bana göre herkes kiracıydı ve sadece tanımadığımız ev sahiplerinin evleri vardı). Haberlerde ABD ve birkaç ülkenin birleşerek Saddam’a karşı savaştığını duymuştum. Neden birlikte hareket ediyorlardı ki? Acaba hepsinin orada yaşayan aileleri mi vardı? Bir anda bunu futbol maçına benzetmiştim. Babam koyu Fenerbahçe’liydi ve karşı takımın taraftarıyla maç seyretmekten hiç hoşlanmazdı. Ama milli takım maçı olduğunda Galatasay’lı olan komşu amcayla coşkuyla maç seyredebiliyordu. Bu durumda mesela bir İngiliz takımı taraftarıyla dost olabilmek için karşı takımın aynı olması gerekiyordu. O zaman ne Fenerbahçe’li, ne Galatasaray’lı olmanın hatta Manchester United’lı olmasının bir önemi olmayacaktı. 

İşi daha da ileri taşımıştım bir ara; tüm dünya ülkelerinin birleşmesi için keşke Mars’ta hayat olsaydı. Böylece Mars milli takımı ile Dünya milli takımı maçında tüm dünya tek vücut olacaktı. (Kim bilir belki bu yüzden uzay çalışmaları hep ilgimi çekmiştir). Dil, din, mezhep, ırk, renk, cinsiyet önemini yitirerek… Sonra Mars ile de birleşmenin bir yolu bulunurdu ya elbet!

Aynı dönem haberlerde ittifak diye bir kelime ile tanıştım. Kısaca birleşmekmiş anlamı… Çok hoşuma gitmişti. İT-Tİ-FAK harika, hep beraber kötülükle mücadele etmek için birleşmiş olmalılar. Oysa güçleri denk tarafların çıkarları doğrultusunda beraber hareket etmesiymiş İT-Tİ-FAK. Tarafların güçleri denk değilse, bunun adı ittifak değil güçsüz taraf açısından kucağa oturmakmış. Sanırım bunu öğrendiğim an çocuk iyimserliğimin yara aldığı günlerden biri oldu…

Artık 34 yaşındaydım; iyimser yanım daha birçok yaralar aldı zaman içinde. Oysa şu günlerde o kadar çok ihtiyacım vardı ki ona. Umut… Neye tutunabilirdim? Dünyanın her yanında, ayrı dillerde ama aynı anlamda ağıtlar yükselirken, ülkesiz kalmış insanlar buna sebep ülkelerde yaşamaya (!) çalışırken ben neye tutunacaktım? Bu büyük çaresizlik hissiyle nasıl hayatıma devam edecektim ya da çok sevdiğim hayatım ve içindekiler ne kadar orada olmaya devam edecekti?

Bir şeyler yapmalıydım yoksa bu çaresizlik ve umutsuzluk hissine kapılıp inançlarımı yitirecektim. İttifak yapmaya karar verdim! Ama bu sizin bildiğiniz ittifak değil, 9 yaşındaki “ben”in ittifak tanımıyla yapacaktım bunu; gerçek ben, kırılmamış, umutlu, çığın gücüne inanan… Önce kendimle birleştim, sulh yaptım, 9’uma dönmek için çok mücadele ettim. Kolay değildi ama yanlış yerde savaşıyorsun, dur, zaman birleşme zamanı diye fısıldadım günlerce 34’üme; önce kendinle birleş, 9’una çevir yüzünü… Bak dedi 9’um; ne var ellerinde, neler yapabilirsin yanıma gelmek için. Günlerce düşündü ve sonra çocuk hayallerini besleyebilirim dedi 34’üm; en çok çocukların hayallerini kaybetmelerine üzülüyormuşum demek ki… Hayalsiz çocukluk olur muydu ki hiç! Git o zaman yanlarına, gir çocuk dünyalarına, dokun hayatlarına dedi 9’um.

Dokunuyorum şimdi onlara, tutuyorum ellerinden, yanınızdayım diyorum, vatanım vatanınızdır, zaten sınır dediğin coğrafya kitabında kırmızı bir çizgi… Hangi tel örgü bizi birbirimizden farklı kılabilir ki? Aç avucunu neler var sende çocuk? Hadi birleştirelim benim avucumdakilerle, daha çok biz olalım. Bak bu ABC, bu da 1–2–3 yani sizin dilinizde wahet-neen-ıtlate sizinkinde de yek-dü-se… Biraz Arapça biraz Türkçe biraz Kürtçe hayal kuralım dedim çok sevindiler, hem 9’um hem diğer 9’lar. Sarıldık, umut olduk birbirimize…

Sonra bak etrafına dedi 9’um, gördüğün kim varsa birleş, bütünleş, dokun, çoğal, çoğalt…
İnanıyorum olacak, inanıyorum atlatılacak bu günler. Çok izi kalacak ama merhem olacağız birbirimize. Umutsuzluk, çaresizlik yakanıza yapıştığında dönün bakın çocukluğunuza, saf hayallerinize, orada size ışık olacak, güç verecek bir şeyle mutlaka karşılaşacaksınız, yeter ki oraya dönmenin yolunu bulun...

İçindeki çocuğa sarıl
Sana insanı anlatır…

Eda Özbay
Öğrenci&Yaşam Koçu